Yazı Detayı
23 Mart 2017 - Perşembe 18:36 Bu yazı 962 kez okundu
 
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ…
Aslı Kafkas
aslikafkas@gmail.com
 
 

Her sene olduğu gibi bu sene de motorcuların akınına uğrayan, coşkunun damarlara sığmadığı bir anma töreni daha geçirdik.

Daha önce dört kere gitmiştim kutsal yarımadaya ama ilk defa motosiklet ile katıldım bu sene. Gece gözüme uyku girmedi, sonra dalmışım.  18 Mart cumartesi sabahı saat 06.30 da uyandım, çantam bir gün önceden hazırdı, ekipmanlarım tam, hava çok soğuk, yolda ihtiyaç olursa giyilecek olan ilave polar giyecekler aldım yanıma.  Garajdan çıktıktan kısa bir süre sonra ikaz lambam buzlanma göstermeye başladı, iki dereceydi hava, yerler ıslak gibi duruyordu, belli ki gizli buzlanma vardı, özellikle köprü altlarından ve viyadüklerden geçerken tedirgin oldum, kaskımda buğu önleyici olmadığı için ara ara açıp biriken buğuyu yok ediyordum, bu esnada burnum buz kesiyordu, Mahmutbey gişeleri geçtikten sonra buzlanma uyarısı kalktı. Güneş artık kendini belli etmeye başlamıştı, ısınmaya başlamıştım. Yol arkadaşlarımızla buluşma noktamız olan Selimpaşa Metro tesislerinde ilk molayı verdim. Herkes çakı gibiydi, enerji dolu ve heyecanlı idi… 08.30 da grup olarak yola çıktık, grup sürüşleri her zaman risk taşır ama bizim grubumuz oldukça bilinçli bu konuda, risk arz edecek hiçbir harekete girmez, kimseyi de sıkıntılı bir durumda bırakmazlar. Birbirimize eskort olacak şekilde Malkara Kimbuldu tesisine kadar geldik, önceden hazırlanmış enfes kahvaltımız bizi bekliyordu. Sohbet eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra istikamet kutsal yarımada…

Yol boyunca birçok kalabalık kulüp, küçük gruplar, bireysel motorcular, bisikletçiler, araba ile gelenler, su yatağını ararmışçasına Gelibolu’ya doğru adeta akıyordu. İçten içe göğsüm kabarıyor, gurur duyuyordum. Bir taraftan da bu kadar kalabalık motosiklet kullanan kitlenin aynı yolda olmasını tehlikeli buluyordum. Türkiye Motosiklet Platformu’nun sürüşünü çok beğendim, kimse kimseyi geçmeye çalışmıyordu, herkes düz bir hatta usulca ilerliyordu, her tür motosiklet vardı aralarında, belirli aralıklarla gözlemciler vardı, disiplinli bir sürüş olduğu her halinden belli idi. Biz yanlarından geçtik ve devam ettik.

Kadın sürücüler daha çok dikkatimi çekiyordu, onlarla gurur duyup, işte! geçmişte yaşasalardı onlarda bir Kara Fatma, bir Halide Edip, bir Nezahat onbaşı olacaklardı diye içten içe düşünüyordum.

Kısa benzin ve ihtiyaç molaları ile saat 14.00 sularında Eceabat’ a ulaştık. Ancak Çanakkale merkezde köprü temel atma töreni olduğu için karşıya geçişimiz 17.00 sularını buldu. O sırada günün ve güneşin keyfini çıkardık. Sohbet ettik. Karşıya geçip otelimize yerleştik. Akşam tüm motosiklet sevdalılarının bir araya toplandığı bir yemek organize edilmişti, camiadan birçok arkadaşımızı aynı ortamda görmenin keyfi ile güzel bir gece geçirdik.

Ertesi sabah 08.00 da yarı yorgun bir şekilde gözlerimizi açtık ve direkt kahvaltımızı yapıp, motorlarımızı tekrar yükleyip, 10.00 da şehitlikte yapılacak tören için kalkacak olan feribotu kaçırmamak adına yola düştük. İşte orası benim için sıkıntılıydı. Çok kalabalıktı ve insanlar anlamsız bir şekilde gaz açıp ses ve duman kirliliği yapıyorlardı. Feribota binmek için milimetrik hesaplarla birbirlerinin önüne geçmeye çalışan sabırsız insanlar olduğu kadar, birbirine yol verecek kadar nazik insanlar da vardı elbette. Bir arkadaş yolumu kesti ve bende o kalabalıkta kaldırımdan inerek feribot sırasına girebildim. Motorumun ağırlığı ile mücadelem hala devam ettiği için zaman zaman sıkıntılar yaşadığım oluyordu çünkü. Feribota bindik çok çükür ama bir de bunun inmesi var, o kadar insan yine gaz açıp bağırta bağırta inmeye başladı limana geldiğimizde. Biz geride kalıp çıkışın sakinleşmesini bekledik. Sonra ters istikamete gidip önce benzin almaya karar verdik, bu sayede kalabalık dağılır, gidecek olan gider, biz de rahat hareket ederiz diye düşündük.  Tüm grup arkadaşlarımız ile benzincide buluştuk ve karar verdik, o kalabalığa girmektense başka bir bölgeyi gezelim dedik ve Bigalı köyüne Atatürk’ün evine gitmeye karar verdik. Çok güzel bir yol ve sürüş ile köye ulaştık. Köy kahvesinde çaylarımızı içtik, 18/Mart Çanakkale şehitlerini anma münasebeti ile orada bulunan,  Atatürk’e benzerliği ile tanınan tiyatro ve sinema sanatçısı Sn Göksel Kaya ile hatıra fotoğrafı çektirdik, yöre halkından hediyelik bir iki eşya aldık,  diğer motosiklet kulübünden arkadaşlarımız ve onların rehberi eşliğinde Kocadere şehitliğine doğru yola çıktık.

Savaş esnasında sıhhiye birliklerinin cephe gerisine kurdukları çadır hastanelerine sahra hastanesi deniliyormuş ve bu hastaneler şayet bölge de nehir ya da dere var ise mutlaka bu dere ya da nehir kenarına kurulurmuş. Burada ki şehitlikler ise gerçek şehitlik olurmuş. Gerçek şehitlikten kasıt ise askerin şehit olduğu yere gömülmesi. Savaş yaralarından ölenlerin haricinde salgın hastalıktan ölenlerde bir hayli fazla imiş, bu nedenle şehitler gömülürken kireçlenmişler. Kocadere de bulunan sahra hastanesinin yanına koca bir çukur açılmış kireç/şehit/tahta/kireç/şehit/tahta/kireç/şehit/tahta… Şeklinde üst üste devasa bir şehitlik yapılmış ve zaman içerisinde bu şehitliğin yeri kaybolmasın diye de üzerlerine bölgeden irili ufaklı taş ve kaya parçaları konulmuş.  Savaş öyle bir savaş ki hayal edin vurulan askerinizi geri alıp defnedemiyorsunuz, vurulup ölen orada kalıyor. Yıllar yıllar sonra Mondros Mütarekesinin ardından İngilizler değişik bölgelerde şehitliklerini yapmaya başlamışlar ta ki Lozan Anltlaşması sırasında İngilizler abide sayısını otuza kadar çıkarttığında, bizim henüz tek bir şehitliğimiz bile yokmuş. Gelibolu 1973 de Milli Park ilan edilmiş… Rehberimiz bir çok detay anlattı, mesela cesetlerin yıllarca orada kaldığı, kimsenin bölgeye kokudan ve sinekten yaklaşamadığı ve hatta bölge de yabani hayvanların o dönemde oldukça irileştiği ki nedeni malumunuzdur deyince içim eridi bitti… Tarihçi değilim, duyduklarımdan çok etkilendim. Ve döner dönmez de Çanakkale savaşlarını anlatan farklı kaynakları okumaya başladım. Mesela Deva İlaç firmasının yayınladığı, savaşın tıbbi yönünü anlatan ACI İLAÇ adlı yayın, çok etkileyici… Çanakkale savaşlarını her birimizin okuyup bilmesi gerekiyor, sadece tarih kitaplarında yazılan kısmını değil ama… Ve daha bir çok detay…. Her birinde hüzün, gözyaşı, yokluk, imkânsızlık ama tek yürek vatan sevgisi… Mesela bir askerin Cephe de kalma ortalama süresi sadece üç günmüş, yani aylarca savaştım kurşun sıktım değilmiş olay.  Bir askere üç günlük yiyecek verilip cepheye gönderilir miş. Üçüncü gün bittiğinde şayet hayatta kalırsa, geri gelir cephe gerisinde görev alır bir süre sonra da başka cephelere gönderilirmiş. Ve en sıska, zayıf olanlar cepheye kurşun sıkmaya gönderilirmiş, daha iri yarı olanlar ise ya topçu ya da sedyeci olurlarmış. İki iri yarı sedyeci cephede vurulan zayıf askeri 4-5 km taşıyarak sahra hastanesine getirirmiş. Hatta rehberimiz grubumuzdan iki kişiye işaret edip sizden sedyeci olur ancak dediğinde ister istemez tebessüm ettik. Ağlamak da gülmek de insanlar için ne de olsa. Detay, detay…

O anda ki hislerimiz hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki çoğunluğu 14-25 yaş arası çocuklar… Düşünün her biri şu an olsa kıyamayacağımız, elinde oyun konsolu, altında bisikleti olan çocuklarımızı hayal edin, elinde süngü ile cephede…

Kınalı kuzularımız, anneleri kına yakıp göndermiş, kurban etmiş bu vatana…

Umarım haklarını bize helal ederler…

Dualarımız hep sizinle…

 

 

Vakitlice bölgeden ayrıldık, uzunca bir İstanbul yolu bizi bekliyordu, yağmura yakalanmadan İstanbul'a kadar keyifli bir sürüş yaptık, son 50 km de artık ne bacaklarımda ne de kollarımda hal kalmıştı. Öğleden sonra 14.30 gibi çıktığımız Geliboludan akşam 19.00 da sağ salim evde olmanın mutluluğu ile derin bir uyku çektim. Ertesi sabah uyandığımda çok fena üşüttüğümü ve hasta olduğumu anladım. Ağrımayan tek bir eklem yerim bile yoktu. İki gün istirahat alarak evde dinlendim.

Gezinin sonu benim için biraz sıkıntılı bağlandı ama her saniyesine değerdi... Daha nicelerinde tek yürek görüşmek dileğiyle...

Mutlu Kalın

Aslı

 

 

 

 

 

 
Etiketler: ÇANAKKALE, GEÇİLMEZ…,
Yorumlar
Haber Yazılımı